Av. Doç. Dr. Ramazan Arıtürk, Haber Global yayınında Anayasa Mahkemesi kararları, yargı bağımsızlığı, Türk Tabipleri Birliği ve barolar etrafında yürüyen tartışmaları hukuk devleti ilkeleri üzerinden ele aldı.
Programdaki değerlendirmelerini günlük siyasi saflaşmanın ötesinde; adil yargılanma, masumiyet karinesi, kurumların korunması, temsilde adalet ve ifade özgürlüğü başlıklarında kurdu.
Bireysel Başvuru Yeni Bir Temyiz Yolu Değildir
Arıtürk, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvurunun bir ceza dosyasındaki maddi olayı baştan sona yeniden inceleyen olağan kanun yolu olmadığını anlattı. Mahkemenin bu yolda kişiye isnat edilen suçun işlenip işlenmediğine değil, yargılama veya idari işlem sırasında Anayasa ile güvence altına alınmış bir hakkın ihlal edilip edilmediğine baktığını belirtti.
Bir hak ihlali tespit edildiğinde ihlalin sonuçlarını giderecek yeniden yargılama ve buna bağlı işlemler gündeme gelir. Ancak bu karar tek başına maddi olay hakkında suçluluk ya da suçsuzluk hükmü anlamına gelmez.
Masumiyet Karinesi Şüpheyi Peşin Hükme Dönüştürmemeli
Bir kişi hakkında soruşturma açılabileceğini, iddianame düzenlenebileceğini ve mahkûmiyet kararı verilebileceğini hatırlatan Arıtürk; karar kesinleşmeden hiç kimsenin suçlu ilan edilemeyeceğini vurguladı. Yargılamanın amacı kamuoyundaki kanaati doğrulamak değil, maddi gerçeği hukuka uygun usulle ortaya çıkarmaktır.
- savunma hakkının eksiksiz kullandırılması,
- bulguların hukuka uygun yöntemlerle elde edilmesi,
- iddia ile delil arasındaki bağın mahkemece denetlenmesi,
- hükmün açık ve şüpheye yer bırakmayan gerekçeyle kurulması.
İnsan eliyle yürütülen yargılamalarda daha sonra yeni bir delilin ortaya çıkabileceğini; bu nedenle hukukun yargılamanın yenilenmesi gibi düzeltici yollar öngördüğünü söyledi. Hukuk güvenliğinin, sonucu önceden kabul etmekten değil, denetlenebilir ve adil bir süreçten doğduğunu belirtti.
Yargı Kararı Eleştirilebilir; Kurum Hedefe Konulmamalı
“Her şey eleştirilir; yargı kararları da eleştirilir.”
Arıtürk’e göre bir mahkeme kararındaki hukuki hata, eksik gerekçe veya güncelliğini yitirmiş yaklaşım elbette eleştirilebilir. Fakat yürütme görevini üstlenen siyasetçilerin kullandığı dil, yargıya talimat verildiği ya da mahkemenin hizaya getirilmeye çalışıldığı izlenimini doğurmamalıdır.
Kararın hangi hukuk kuralı veya gerekçe yönünden yanlış bulunduğu somut olarak açıklanmalı; eleştiri doğrudan kurumun meşruiyetini aşındıran bir saldırıya dönüşmemelidir. Kuvvetler ayrılığı, yasama, yürütme ve yargının birbirine “had bildirmesi” değil, her erkin anayasal sınırları içinde görevini yapmasıdır.
Mahkemelerin gerekçeyi kısa karardan aylar sonra açıklamasını da bir zafiyet olarak değerlendirdi. Bunun yalnız hâkimlere yüklenemeyeceğini; ağır iş yükü, kurumsal tasarım ve dijital dönüşümün birlikte ele alınması gerektiğini söyledi.
TTB ve Barolarda Temsilde Adalet Sorunu
Türk Tabipleri Birliği, barolar ve diğer meslek kuruluşlarının hem kamu kurumu niteliği taşıdığını hem de sivil toplum işlevi gördüğünü belirten Arıtürk, tartışmanın kapatma talebine indirgenmesini doğru bulmadı. Asıl sorunun çok büyük üye kitlelerinin yönetim ve karar organlarında ne ölçüde temsil edildiği olduğunu söyledi.
Farklı meslek ve düşünce gruplarının güçleri oranında yer alacağı bir konsey veya meslek meclisi modeli önerdi. Bu meclisin yönetim kurulunu seçmesi ve temel kararları alması halinde katılımcı, çoğulcu ve denetlenebilir bir yapı kurulabileceğini anlattı.
- bütün mesleki grupların karar mekanizmasında temsil edilmesi,
- seçmen ve üye listelerinin şeffaf olması,
- mesleğin gelişimi ile meslek mensuplarının ihtiyaçlarının öncelemesi,
- kurumsal kimlik ile kişisel siyasi faaliyetin birbirinden ayrılması.
Meslek mensuplarının siyasi görüş sahibi olmasının demokratik hayatın doğal bir parçası olduğunu özellikle belirtti. Buna karşılık kurum yöneticilerinin kişisel siyasi tutumlarını meslek kuruluşunun bütün üyelerinin ortak iradesi gibi sunmasının temsil sorununu büyüteceğini ifade etti.
Kutuplaşmanın Çıkışı: İfade Özgürlüğü ve Somut Proje
Arıtürk, Türkiye’nin temel meselelerinden birini farklı görüşteki insanların aynı masa etrafında konuşamaması olarak tanımladı. Ulusal ve toplumsal sorunlarda ortak fikir üretme imkânının daralmasının kutuplaşmayı derinleştirdiğini söyledi.
“Fikir özgürlüğünün olduğu yerde insanlar daha mutlu, daha müreffeh olur ve toplum daha hızlı kalkınır.”
Siyasi partilerin geçmiş üzerinden kimlik tartışması yürütmekle yetinmeyip sağlık, eğitim, üniversiteler, yargı reformu ve teknoloji için ölçülebilir projeler ortaya koyması gerektiğini vurguladı. Düşünce özgürlüğü ile hukuk güvenliğini, bilimsel ve teknolojik üretimin de ön koşulu olarak gördü.
Siyasal iktidarın kapsayıcı bir dil kurarak ilk adımı atmasının önemli olduğunu; bütün tarafların üslubu yumuşatıp ortak değerler üzerinde konuşabilmesi halinde siyasetteki gerilimin azalacağını belirtti.