Bazı şehirler
görkemli anıtlarıyla, bazıları siyasi güçleriyle, bazıları da ticaret ve
sanayileriyle tarihte yer edinir. Cambridge’in hikâyesi ise biraz farklıdır. Bu
küçük İngiliz şehrinin dünya tarihindeki ağırlığı, nüfusunun ve coğrafi
büyüklüğünün çok ötesindedir. Çünkü Cambridge, yüzyıllar içinde sıradan bir
yerleşimden üniversite şehrine, oradan bilim merkezine ve nihayet dünyanın
önemli teknoloji ve yenilik kümelerinden birine dönüşmüştür.
Bugün
Cambridge sokaklarında yürürken aslında farklı çağların üst üste bıraktığı
izler arasında dolaşırsınız. Bir tarafta Orta Çağ’dan kalan kiliseler ve
kolejler, diğer tarafta Newton’ın yürüdüğü avlular vardır. Biraz ileride
Darwin’in eğitim gördüğü yapılara, başka bir noktada atomun, DNA’nın ve modern
fiziğin sırlarının araştırıldığı laboratuvarlara rastlarsınız. Şehrin dışına
doğru çıktığınızda ise tarihî taş yapıların yerini biyoteknoloji, yapay zekâ,
bilgisayar ve ileri mühendislik şirketlerinin oluşturduğu modern araştırma
merkezleri almaya başlar.
Bu nedenle
Cambridge’in tarihi yalnızca bir şehrin tarihi değildir; aynı zamanda bilginin
bir şehri nasıl dönüştürebileceğinin de hikâyesidir.
Cambridge’i
anlamaya çalışırken insanın zihninde ister istemez şu soru belirir: Cambridge,
içinde büyük bir üniversite bulunan bir şehir midir; yoksa sekiz yüzyıl içinde
şehre dönüşmüş büyük bir üniversite mi?
Cambridge: Bir Nehrin Etrafında Doğan Şehir
Cambridge’in
tarihi üniversitenin kuruluşundan çok daha eskidir. Bölgenin yerleşim geçmişi
tarih öncesine uzansa da şehrin gelişiminde belirleyici unsur Cam Nehri ve
nehir üzerindeki geçiş noktası olmuştur. Cambridge adının tarihsel gelişimi de
nehir ile köprü arasındaki bu ilişkinin izlerini taşır.
Şehrin
doğuşunun merkezinde başlangıçta üniversite değil; coğrafya, ulaşım ve ticaret
vardır. Nehir üzerindeki geçiş, çevredeki tarım alanları ile yerleşimler
arasındaki bağlantıyı kolaylaştırmış ve Cambridge’in zamanla bölgesel bir pazar
merkezi hâline gelmesine katkı sağlamıştır. Doğu İngiltere’nin alçak ve sulak
“Fenlands” coğrafyası da kentin ekonomik çevresini şekillendirmiştir.

Cam Nehri
yüzyıllar boyunca ulaşımın, ticaretin ve tarımsal hayatın önemli bir
parçasıyken, üniversitenin gelişmesiyle şehrin estetik kimliğinin de merkezine
yerleşti. Özellikle “The Backs” bölgesinde kolej bahçelerinin nehre açılması,
bugün Cambridge ile özdeşleşen manzarayı ortaya çıkardı.
Günümüzde
nehir üzerinde yapılan “punting” gezileri, kolejleri, köprüleri ve tarihî
yapıları farklı bir açıdan görmenin en keyifli yollarından biri. Ancak bugün
romantik bir şehir simgesi olan Cam Nehri, yüzyıllar önce Cambridge’in ekonomik
hayatını taşıyan ana damarlardan biriydi.
Ticaret, Pazarlar ve Orta Çağ Cambridge’i
Cambridge’in
üniversiteden önceki ekonomik kalbi pazardı. Orta Çağ şehirlerinde pazar,
yalnızca alışveriş yapılan bir yer değil; insanların karşılaştığı, haberlerin
yayıldığı, ilişkilerin kurulduğu ve gündelik hayatın aktığı temel kamusal
alandı.

Cambridge de
böyle bir pazar şehri olarak gelişti. Çevredeki tarımsal ürünler şehir
merkezine getiriliyor, burada satılıyor ve ticaret bölgenin ekonomik
canlılığını besliyordu. Bu geleneğin şaşırtıcı biçimde günümüze kadar ulaşması,
Cambridge’in tarihsel sürekliliğini anlamak açısından dikkat çekicidir. Şehrin
merkezindeki Pazar Meydanı (Market Square), yüzyıllar önce olduğu gibi
bugün de pazar işlevini sürdürüyor.
Belki
Cambridge’in insanı en çok etkileyen taraflarından biri de bu yan yana
varoluştur. Bir tarafta dünyanın en ileri bilimsel araştırmalarının yapıldığı
laboratuvarlar, birkaç sokak ötede ise yüzyıllardır yaşayan bir pazar geleneği
vardır. Şehrin bazı yeşil alanlarında inekler otlarken, birkaç kilometre
ileride yapay zekâ ve biyoteknoloji üzerine çalışan araştırmacılar geleceğin
teknolojilerini geliştirir. Cambridge’i ilginç kılan da biraz budur: Geçmiş
burada kaybolmaz; gelecekle aynı şehirde yaşamaya devam eder.
Cambridge Üniversitesi’nin Doğuşuna Giden Süreç
Cambridge
tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri 1209 yılıdır. Oxford’da yaşanan
ciddi bir anlaşmazlığın ardından bazı akademisyenler şehri terk ederek farklı
merkezlere dağıldı; bunlardan bir grup da Cambridge’e yerleşti.
Elbette
başlangıçta bugünkü anlamıyla kampüsü, kolejleri ve görkemli binaları olan bir
üniversite yoktu. Dersler kiralanan mekânlarda veriliyor, öğrenciler farklı
evlerde kalıyordu. Eğitimin temelini gramer, mantık ve hitabet oluşturuyor;
ardından aritmetik, müzik, geometri ve astronomi gibi alanlara geçiliyordu. Akademik değerlendirmede ise sözlü tartışmalar ve
münazaralar önemli bir yer tutuyordu.
Cambridge’in sonraki yüzyıllarda gelişecek güçlü tartışma kültürünün
köklerini biraz da burada aramak gerekir. Bilginin yalnızca aktarılmadığı,
savunulduğu ve sınandığı bir akademik gelenek böyle şekillenmeye başladı.
1284’te Peterhouse’un kurulmasıyla kolej sisteminin ilk önemli kurumsal
adımı atıldı. Ardından yeni kolejler geldi. Cambridge artık yalnızca
akademisyenlerin toplandığı bir şehir değil, giderek kurumsallaşan bir
üniversite merkezine dönüşüyordu.
Üniversitenin Şehri, Şehrin Üniversiteyi Dönüştürmesi
Üniversitenin büyümesi, Cambridge’in yalnızca düşünsel hayatını değil,
fiziksel ve toplumsal yapısını da değiştirdi. Öğrenci ve akademisyen
sayısındaki artış; konaklamadan yiyeceğe, kitaptan kırtasiyeye kadar yeni bir
ekonomik düzen oluşturdu. Üniversite giderek şehrin başlıca ekonomik
aktörlerinden biri hâline geldi.
Ancak bu ilişki her zaman uyum içinde ilerlemedi. Orta Çağ Avrupa’sındaki
birçok üniversite şehrinde olduğu gibi Cambridge’de de “town and gown”,
yani şehir halkı ile üniversite mensupları arasında zaman zaman ciddi
gerilimler yaşandı. Tartışmanın merkezinde ise çoğu kez yetki meselesi vardı:
Üniversite kendi mensupları üzerinde idarî ve disiplin yetkisi talep ederken,
şehir yönetimi kendi otoritesini korumaya çalışıyordu.
Zamanla üniversite kraliyet tarafından tanınan çeşitli ayrıcalıklar elde
etti, kendi yönetim mekanizmalarını geliştirdi ve akademik özerklik giderek
kurumsal bir nitelik kazandı.
Böylece şehir ile üniversite arasında güçlü bir karşılıklı bağımlılık
doğdu: Şehir üniversiteye mekân verdi; üniversite ise zamanla şehrin
kimliğini yeniden kurdu.
Krallar, Kilise ve Üniversite
Orta Çağ
üniversitelerini bugünkü anlamıyla devletten ve dinden bağımsız kurumlar olarak
düşünmek yanıltıcı olur. Cambridge Üniversitesi’nin gelişimi, İngiliz monarşisi
ve Kilise ile yakın ilişki içinde şekillendi.

Kolejlerin
önemli bir bölümü krallar, kraliçeler, piskoposlar ve aristokratlar tarafından
kuruldu ya da desteklendi. Bu ilişkinin izleri bugün Cambridge mimarisinde hâlâ
açıkça görülür. VI. Henry tarafından kurulan King’s College ve 1446’da temeli
atılan King’s College Chapel bunun en görkemli örneklerindendir.
Bu yapılar
yalnızca eğitim yatırımları değildi; aynı zamanda gücün, inancın, prestijin ve
hayır anlayışının mimariye yansımış hâliydi. Üniversite ile Kilise arasındaki
bağ da son derece güçlüydü. İlahiyat, Orta Çağ akademik dünyasının en yüksek
çalışma alanlarından biri kabul ediliyordu.
Ancak
Avrupa’da Reform hareketlerinin başlamasıyla bu yakın ilişki yeni bir anlam
kazandı. Cambridge, kısa süre içinde yalnızca bir eğitim merkezi değil, büyük
bir zihinsel ve siyasi dönüşümün de önemli sahnelerinden biri hâline gelecekti.
Reformlar ve Cambridge
16. yüzyıl,
İngiltere açısından dinî ve siyasi kırılmaların yaşandığı bir dönemdi. Martin Luther ile başlayan Reform hareketleri
Avrupa’yı sarsarken, Cambridge’de de yeni dinî düşünceler tartışılmaya başladı.
Üniversite ortamı, bu fikirlerin yayılması ve karşı karşıya gelmesi için doğal
bir zemin oluşturuyordu.
VIII. Henry döneminde İngiltere Kilisesi’nin
Roma’dan ayrılması, Cambridge’i doğrudan etkiledi. Manastırların kapatılması,
dinî mülklerin yeniden düzenlenmesi ve yeni kolejlerin kurulması, üniversitenin
kurumsal yapısını olduğu kadar şehrin fiziksel görünümünü de değiştirdi. VIII.
Henry’nin King’s Hall ile Michaelhouse’u birleştirerek Trinity College’ı
kurması bu dönüşümün en önemli örneklerinden biridir.
Reformlar, Cambridge’in yalnızca kurumlarını
değil, düşünce dünyasını da dönüştürdü. Üniversite artık sadece mevcut bilgiyi
kuşaktan kuşağa aktaran bir yer değil; dinin, devletin ve toplumun nasıl
şekillenmesi gerektiğinin tartışıldığı güçlü bir düşünce merkezine dönüşüyordu.
Bilim Devrimi Çağında Cambridge
Cambridge tarihinin dünya tarihiyle en güçlü
biçimde kesiştiği dönemlerden biri 17. yüzyıldır. Bu dönemin merkezindeki isim
ise kuşkusuz Isaac Newton’dır.

Newton, 1661’de Trinity College’a geldi.
Matematik, optik, hareket ve kütle çekimi üzerine yaptığı çalışmalar yalnızca
Cambridge’in değil, insanlığın evreni anlama biçimini değiştirdi. Onun önemi
tek tek buluşlarının ötesindeydi; doğanın matematiksel yasalarla
açıklanabileceği fikrini modern bilimin temel taşlarından biri hâline getirdi.
Ancak Cambridge’de bilimsel dönüşüm Newton’la
sınırlı kalmadı. Üniversite matematik ve deneysel bilimlerde giderek
güçlenirken kimya, astronomi, anatomi, botanik ve jeoloji gibi alanlarda da
akademik kürsüler gelişmeye başladı.
Böylece Orta Çağ’ın ilahiyat ve klasik metin
merkezli üniversitesi, yavaş yavaş doğayı deney, gözlem ve matematik yoluyla
anlamaya çalışan modern araştırma üniversitesine dönüşüyordu.
Cambridge’den İstanbul’a Bakınca
Bizim açımızdan meselenin belki de en
düşündürücü, hatta hüzün verici tarafı tam burada ortaya çıkıyor.
Cambridge’in bilimsel bir kurum olarak
kökleşmeye başladığı yüzyıllarda Osmanlı coğrafyasında da önemli bilimsel
girişimler vardı. Bunlardan biri, Takiyüddin tarafından 1575’te İstanbul’da,
Tophane sırtlarında kurulan rasathaneydi. Döneminin dikkat çekici astronomi
merkezlerinden biri olan bu kurumun ömrü ise oldukça kısa sürdü.
Siyasi ve dinî tartışmaların etkisi altında
kalan rasathane, 1580’de III. Murad’ın emriyle Kaptan-ı Derya Kılıç Ali
Paşa’nın gemilerinden yapılan top atışlarıyla yıkıldı.
Bu karşılaştırmayı bugünün ölçüleriyle basit bir
“ilerilik-gerilik” anlatısına dönüştürmek elbette doğru olmaz. Fakat üzerinde
düşünülmesi gereken bir fark var: Bir tarafta bilimsel kurumlarını yüzyıllar
boyunca koruyup geliştirerek kurumsal hafıza oluşturan bir yapı; diğer tarafta
aynı çağlarda kurduğu önemli bir bilim kurumunu birkaç yıl içinde kaybeden bir
düzen.
Cambridge sokaklarında yürürken insanı asıl
düşündüren mesele, belki de Newton’ın hangi odada çalıştığından çok budur.
Bilimsel başarı yalnızca büyük bilim insanları yetiştirmekle açıklanamaz. Asıl
mesele, onların çalışabileceği kurumları kurmak ve bu kurumların insan ömrünü
aşmasına imkân verebilmektir.
Sanayi Devrimi Karşısında Bir Üniversite Şehri
18. ve 19. yüzyıllarda İngiltere, Sanayi Devrimi
ile kökten değişti. Manchester, Birmingham ve Liverpool fabrikalar, madenler,
demiryolları ve kitlesel üretimle büyürken Cambridge farklı bir yol izledi.
Cambridge büyük bir sanayi şehrine dönüşmedi.
Bunun yerine, sanayileşen toplumun ihtiyaç duyduğu bilgiyi üreten merkezlerden
biri hâline geldi. Şehrin asıl sermayesi
fabrika bacaları değil; kolejleri, kütüphaneleri ve giderek gelişen
laboratuvarlarıydı.
Bu farklı gelişim çizgisi, ilerleyen yıllarda
Cambridge’in en büyük avantajlarından birine dönüşecekti. Sanayi şehirleri
üretimin gücüyle büyürken, Cambridge bilginin gücünü biriktiriyordu.
19. ve 20. Yüzyıllarda Cambridge’in Dönüşümü ve Cavendish Laboratuvarı
19. ve 20. yüzyıllar, Cambridge’in modern
araştırma üniversitesi kimliğinin kesinleştiği dönemler oldu. Bu dönüşümün en
güçlü sembollerinden biri ise Cavendish Laboratuvarıydı.

Cavendish, Cambridge’i modern fiziğin dünya
merkezlerinden biri hâline getirdi. Elektronun keşfinden atom yapısının
anlaşılmasına, nükleer fiziğin gelişiminden parçacık fiziğine kadar bilim
tarihini değiştiren pek çok çalışma burada yürütüldü.
Benzer bir dönüşüm biyolojide de yaşandı. Charles Darwin’in Cambridge ile
ilişkisi, üniversitenin doğa bilimlerindeki tarihsel konumunun önemli
parçalarından biriydi. 20. yüzyılda moleküler biyolojinin yükselişiyle
Cambridge bir kez daha bilim tarihinin merkezine yerleşti. 1953’te DNA’nın çift
sarmal yapısının ortaya konulmasına uzanan çalışmalar, üniversitenin bilimsel
itibarını daha da güçlendirdi.
Cambridge’in başarısı dikkat edilirse tek bir bilim insanına, tek bir keşfe
ya da tek bir döneme dayanmıyor. Newton gider, başka bilim insanları gelir; bir
laboratuvarın açtığı yolu başka araştırma merkezleri sürdürür.
Kurumsallaşmanın gerçek anlamı da tam burada ortaya çıkar: İnsanlar
değişir, fakat kurumun bilgi üretme kapasitesi devam eder.
Savaş Yıllarında Cambridge
İki dünya savaşı Cambridge’i de derinden etkiledi. Üniversite mensuplarının
önemli bir bölümü savaş hizmetlerine katılırken, bilim insanlarının çalışmaları
özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında stratejik önem kazandı.
Fizik, matematik ve mühendislik alanındaki araştırmalar savaşın
ihtiyaçlarıyla hızlandı; bu birikim savaş sonrasında sivil araştırmalara ve
yeni teknolojilere aktarıldı. Bilgisayar bilimi de bu dönüşümün en dikkat
çekici alanlarından biri oldu. Cambridge’de 1937’de kurulan Matematik
Laboratuvarı, sonraki yıllarda dijital hesaplama ve yazılım çalışmalarının
önemli merkezlerinden birine dönüştü.
Böylece savaş yılları, Cambridge açısından yalnızca bir kesinti dönemi
olmadı; bilimsel bilginin devlet, güvenlik ve teknolojiyle kurduğu ilişkinin
yeniden tanımlandığı bir eşik hâline geldi.
Modern Cambridge: Bilim, Teknoloji ve “Silicon Fen”
Cambridge tarihinin en dikkat çekici dönüşümlerinden biri, 20. yüzyılın
ikinci yarısında yaşandı. Yüzyıllar boyunca üniversitede üretilen bilgi artık
yalnızca kitaplarda ve akademik makalelerde kalmayacak; teknolojiye,
girişimciliğe ve ekonomik değere dönüşecekti.
Üniversite çevresinde bilim ve teknoloji şirketlerinin çoğalmasıyla şehir
yeni bir ekonomik kimlik kazandı. Zamanla “Cambridge Phenomenon” olarak
adlandırılan bu gelişmenin önemli dönüm noktalarından biri, Trinity College
tarafından kurulan Cambridge Science Park oldu. Özellikle 1980’lerden itibaren
teknoloji, biyoteknoloji, sağlık bilimleri ve ileri mühendislik alanlarında
güçlü bir şirket kümelenmesi ortaya çıktı.
Bu ekosistem zamanla “Silicon Fen” adıyla anılmaya başladı.
Üniversite ile özel sektör arasındaki yakın ilişki, bilgisayar
teknolojilerinden yarı iletkenlere, ilaçtan yapay zekâya kadar pek çok alanda
yeni girişimlerin doğmasını sağladı.
Böylece yaklaşık sekiz yüz yıl önce akademisyenlerin ders vermek ve
tartışmak için bir araya geldiği şehir, 21. yüzyılda bilginin ekonomik değere
dönüştüğü küresel merkezlerden biri hâline geldi.

Cambridge’in başarısının önemli sırlarından biri de burada yatıyor: Bilim
ile ekonomi birbirinin karşıtı olarak görülmedi. Bilimsel özgürlük korunurken,
üretilen bilginin teknolojiye ve girişimciliğe dönüşmesine de alan açıldı.
Bugün Cambridge’de birkaç kilometrelik bir yürüyüş, insanı Orta Çağ’dan 21.
yüzyıla taşıyabilir. Bir tarafta King’s College Chapel’ın taş duvarları
yükselirken, diğer tarafta geleceğin yapay zekâ, biyoteknoloji ve mühendislik
çalışmaları yürütülüyor. Cambridge modernleşmesini geçmişini terk ederek
değil, geçmişinin üzerine yeniyi inşa ederek gerçekleştirdi.
Sekiz Yüzyıllık Bir Şehrin Hafızası
Cambridge’in tarihine uzaktan baktığımızda küçük bir İngiliz yerleşiminin
olağanüstü dönüşümünü görürüz.
Önce nehir vardı. Nehir üzerinde bir köprü kuruldu; köprünün çevresinde
ticaret, ticaretin etrafında pazar ve şehir gelişti. 1209’dan itibaren
akademisyenler geldi; onları öğrenciler, kolejler, kütüphaneler ve
laboratuvarlar izledi. Reform çağında Cambridge tartışmanın içindeydi, Bilim
Devrimi’nde Newton oradaydı, modern fiziğin yükselişinde Cavendish
Laboratuvarı, bilgisayar çağında ise üniversitenin yeni araştırma merkezleri
sahnedeydi.
Cambridge tarihindeki asıl sürekliliği bu nedenle yalnızca taş binalarda
değil, bilgiye verilen değerde aramak gerekir. Şehir tarihin akışıyla
birlikte değişti; fakat öğrenmek, öğretmek, tartışmak, araştırmak ve keşfetmek
üniversitenin temel karakteri olarak kaldı.
Cambridge aynı zamanda üniversitelerin şehirleri, şehirlerin de
üniversiteleri nasıl dönüştürebildiğinin tarihsel bir örneğidir. Üniversite
şehrin ekonomisini, mimarisini ve toplumsal yapısını değiştirdi; dünyanın dört
bir yanından öğrencileri, bilim insanlarını, düşünürleri ve girişimcileri aynı
coğrafyada buluşturdu. Zamanla şehir ile üniversite arasındaki sınır neredeyse
görünmez hâle geldi.
Bugün King’s Parade’deki kolejler Orta Çağ’ı, Market Square şehrin
üniversiteden önceki ticari geçmişini, laboratuvarlar modern bilimi, çevredeki
teknoloji şirketleri ise geleceği temsil ediyor. Geçmiş, bugün ve gelecek
Cambridge’de aynı anda yaşamaya devam ediyor.
Cambridge’in gücü de tam burada yatıyor: Geleneği yeniliğin karşıtı değil,
yeniliğin üzerine yükseleceği bir zemin olarak görüyor. Sekiz yüz yıllık
kolejlerin yanında modern laboratuvarların bulunması bir çelişki değil,
tarihsel sürekliliğin kendisidir.
Çünkü Cambridge’in asıl mirası taş duvarları, kuleleri ya da kolej avluları
değildir. Asıl miras, bilginin kuşaktan kuşağa aktarılması ve her kuşağın
kendisinden önceki bilgiyi sorgulayarak onun üzerine yenisini inşa etmesi
geleneğidir.
Başlangıçta sorduğumuz soruya şimdi yeniden dönebiliriz: Cambridge,
büyük bir üniversitenin bulunduğu şehir midir; yoksa zamanla şehre dönüşmüş
büyük bir üniversite mi?
Belki sekiz yüzyılın sonunda bu ikisini birbirinden ayırmak artık mümkün
değildir. Şehir üniversiteye mekân vermiş, üniversite de şehri yeniden
biçimlendirmiştir.
Ve Cambridge’in hikâyesi bize belki de en çok şunu hatırlatır: Bir
şehrin, hatta bir ülkenin en büyük zenginliği yalnızca toprağı, fabrikaları,
madenleri ya da doğal kaynakları değildir. Asıl zenginlik; biriktirdiği bilgi,
kurduğu kurumlar, özgür düşünceye açtığı alan ve yetiştirdiği nitelikli
insanlardır.
Cambridge üzerine kaleme aldığım bu ikinci yazının ardından, yazı dizisine bu kez şehrin kalbinde yer alan üniversiteyi daha yakından tanımaya çalışarak devam edeceğim. Bir sonraki yazıda, “Cambridge Üniversitesi: Kolejler, Fakülteler ve Sekiz Asırlık Akademik Gelenek” başlığı altında; üniversitenin kendine özgü kurumsal yapısını, kolej ve fakülte sistemini, eğitim anlayışını ve sekiz asrı aşan akademik geleneğini ele almaya çalışacağım.
Kaynak: Bu yazı ilk olarak Ekopolitik platformunda yayımlanmıştır.