Habertürk Manşet programına konuk olan Dr. Ramazan Arıtürk, İlke Vakfı Toplumsal Araştırmalar Merkezi tarafından hazırlanan Hukuk İzleme Raporu 2021 – Türkiye’de Adalete Erişim çalışmasının çarpıcı sonuçlarını paylaştı.
Arıtürk, yaklaşık 30 kişilik akademisyen, uzman ve raportör ekibiyle yürütülen çalışmanın, 01.01.2021 – 31.12.2021 tarihleri arasındaki yargısal verileri taradığını ve “Türkiye yargısının röntgenini çekmeyi” amaçladığını belirtti.
“Sadece 2021’de 3 milyon 290 bin ceza dosyası”
Rapora göre, 2021 yılında yalnızca ceza alanında Türkiye’de görülen dosya sayısı 3.290.195. Arıtürk, bu sayının yargı sistemindeki yükü net biçimde ortaya koyduğunu ifade ederek şunları söyledi:
“Bu sadece ceza dosyaları. Hakimlerin ilgilendiği toplam ceza dosyası sayısı 3 milyon 290 bin. Bu dosyaların her biri çok sayıda ifade, tutanak ve rapor içeriyor. Böyle bir hacmin hakkıyla, incelikli biçimde değerlendirilmesi insanüstü bir çaba gerektiriyor.”
Arıtürk, 2020 ve önceki yıllara göre ceza dosyası sayısında artış trendi olduğunu, bunun sadece nüfus artışıyla değil, aynı zamanda suç işleme cesaretinin ve cezasızlık algısının etkisiyle açıklanabileceğini belirtti. Özellikle örtülü veya açık af niteliğindeki infaz düzenlemelerinin toplumda “suç işlesem de çok ağır sonuçlarla karşılaşmam” hissini güçlendirdiğini söyledi.
Bir savcıya 1400, bir Yargıtay savcısına 750–3500 dosya
Dr. Arıtürk’ün aktardığı istatistiklere göre:
- Cumhuriyet savcılarının her birine yılda ortalama 1400 dosya,
- Bölge Adliye Mahkemesi (istinaf) savcılarına yaklaşık 5000 dosya,
- Yargıtay savcılarına ise ortalama 750 ila 3500 dosya düşüyor.
Bu tabloya işaret eden Arıtürk:
“1400 dosyası olan bir savcının, her dosyayı tüm evrakıyla birlikte okuyup, iddianame yazıp, kovuşturmaya yer olmadığı kararını verip ya da farklı bir karara varmasını beklemek gerçekçi değil. Yargıtay savcıları açısından da tablo ağır: Bir savcı yılda binlerce dosyayı okuyup tebliğname yazmak zorunda kalıyor. Bu, adalet terazisinin hassasiyetiyle bağdaşması zor bir yük.” dedi.
Mahkemelerde ise hakim başına ortalama 850 dosya düştüğünü, bunun da on binlerce sayfalık evrak anlamına geldiğini vurgulayan Arıtürk, “Hakim ve savcılar insan; makine değil. Bu iş yükü, adil ve derinlikli karar vermeyi fiilen zorlaştırıyor.” ifadelerini kullandı.
“Bir suç ihbarının sonuçlanması 5 yıla yayılıyor”
Raporun en çarpıcı bulgularından biri, başvuru–karar süresinin uzunluğu oldu. Arıtürk, istatistiklere göre:
- Savcılığa yapılan bir suç ihbarının soruşturma safhasında ortalama 413 günde sonuçlandığını,
- Yargıtay’a giden dosyalarda savcının tebliğname hazırlama süresinin 700 güne kadar çıkabildiğini,
- İlk derece mahkemesinde yargılamanın ortalama 270 gün,
- Yargıtay aşamasının ise 400 gün sürdüğünü aktardı.
Tüm süreç bir arada düşünüldüğünde, bir hukuka aykırılığın başvurudan nihai karara kadar ortalama 1789 gün, yani yaklaşık 5 yılda sonuçlandığını belirten Arıtürk:
“Bu, Türk yargısı için son derece kötü bir tablo. Bir hukuka aykırılığın giderilmesi 5 yılı buluyorsa, adalete erişimde yapısal bir sorun var demektir.” değerlendirmesini yaptı.
Uyuşturucu, alkollü araç kullanma ve şiddet suçlarında artış
Raporda, seri muhakeme ve kamu davasının açılmasının ertelenmesi gibi kurumlar üzerinden suç tiplerine dair dikkat çekici veriler de yer alıyor.
2021 yılında:
- Uyuşturucu madde satın alma ve kullanma suçundan 108.373 kişi hakkında işlem yapıldı.
- Alkollü araç kullanma sebebiyle 44.093 işlem gerçekleştirildi.
- Ruhsatsız silah kullanma, kasten yaralama, hakaret, tehdit ve taksirle yaralama suçlarında belirgin artış gözlendi.
Bu artışın salt nüfus artışıyla açıklanamayacağını belirten Arıtürk, “Toplumda şiddeti bir çözüm yöntemi olarak gören zihniyetin güçlendiğini, tahammül kapasitesinin azaldığını gösteren bir tabloyla karşı karşıyayız.” dedi ve bu konuda sosyolojik araştırma çağrısı yaptı.
Gelir dağılımı ve yargıya erişim: Harç ve masraf bariyeri
Dr. Arıtürk, gelir dağılımı adaletsizliği ile yargıya erişim arasındaki ilişkiye de dikkat çekti. Rapora göre:
- En yoksul %20’lik kesim, toplam gelirden %6,1 pay alırken,
- En zengin %20’lik kesim, gelirin %46,7’sini alıyor.
Bu tablo, dava harçları, avukatlık ücretleri ve yargılama giderleri ile birleşince, düşük gelirli kesimlerin yargıya erişiminde ciddi engeller oluşturuyor. Arıtürk:
“Benim bile başıma geldi; harç ve masraf riskini duyunca dava açmaktan vazgeçen insanlar var. Adli yardım sistemi herkesi kapsamadığı için, özellikle tüzel kişiler ve formel olarak ‘mal varlığı var’ gözüken ama fiilen yoksul olanların yargıya erişimi çok zor.” dedi.
Harçların tamamen kaldırılmasını doğru bulmadığını, aksi halde keyfî davaların yargı yükünü artıracağını belirten Arıtürk, gerçekten hakkını aramak isteyen ama mali gücü olmayanlar için yeni ve daha kapsayıcı bir adli yardım modeli gerektiğini vurguladı.
Göçmenlerin adalete erişimi: “Derdini anlatamayan binlerce insan var”
Türkiye’nin göç alan bir ülke hâline gelmesiyle birlikte, göçmenlerin adalete erişiminde dil bariyerinin öne çıkan sorunlardan biri olduğunu söyleyen Arıtürk, İngilizce, Almanca, Rusça gibi yaygın dillerde Adalet Bakanlığı’nın tercüman sağladığını fakat:
“Afrika’nın bölgesel dilleri, Afganistan’daki yerel diller gibi alanlarda ciddi tercüman eksikliği var. İnsanlar hem mağdur oluyor hem de kendilerini ifade edemiyor.”
diyerek, göçmenler için ana dilde savunma ve başvuru imkânlarını geliştirecek yeni bir tercüman sistemi önerdi.
Çözüm önerileri: İhtisas baroları, uzmanlaşmış CMK avukatları, kürsü teminatı
Dr. Ramazan Arıtürk, programın sonunda yapısal çözüm önerilerini de paylaştı:
- Baroların yeniden yapılandırılması ve mevcut komisyon yapılarının ötesine geçilerek ihtisas barolarının (ceza, ticaret vb.) oluşturulması,
- CMK avukatlığının çoğunlukla yeni mezunlara bırakılmayıp, belli bir deneyime ulaşmış ve özellikle ceza alanında uzmanlaşmış avukatlar tarafından yürütülmesi,
- Hakimlere kürsü teminatı getirilerek, en az 5 yıl aynı mahkemede görev yapmalarının sağlanması,
- Hakim, savcı ve kalem personelinin uzmanlaşma esasına göre görevlendirilmesi,
- Yargıdaki sorunları sadece kişiler üzerinden değil, sistem üzerinden ele alan bütüncül bir reform yaklaşımı geliştirilmesi.
Arıtürk, “Eğer iyi bir sistem kuramazsak, 1960’larda, 1940’larda, hatta Osmanlı’da konuşulan sorunların farklı versiyonlarını bugün de konuşmaya devam ederiz.” diyerek sözlerini tamamladı.